|
KalDer Yönetim Kurulu Başkanı
Hasan Subaşı:
“Nereye
gideceğinizi
bilmiyorsanız
oraya hiç
ulaşamazsınız”
2002 yılından bu yana KalDer Yönetim Kurulu Başkanlığını sürdüren Hasan Subaşı ile 2005 yılının ilk sayısında sizler için buluştuk. İş dünyasının başarıları ile tanınan ve bir dönem Arçelik’in amirali olan Subaşı ile KalDer, AB sürecindeki Türkiye’ de yaşanılacak yeni gelişmeler, hayata bakışı ve merak ettiğiniz birçok konu hakkında keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
KalDer 2004 yılını nasıl geçirdi? AB süreci de bunun bir parçası. Sizden bir durum değerlendirmesi alabilir miyiz?
Tek partinin iktidara gelmesiyle Türkiye önce politik sonra da ekonomik istikrarı yakalamaya başladı. AB’ye girme yolunda bundan önceki hükümetlerle başlatılmış olan çabalar sürat kazandı, bunların sonucu olarak da 17 Aralık’ta Türkiye bir tarih alma imkânını buldu. Ekonomik gelişme, siyasi istikrar ve AB üyeliğinin daha gerçekçi bir hale gelmesi hem 2004 senesinin iyi geçmesinde büyük etken oldu, hem de 2005’in iyi bir sene olması için gerekli altyapıyı hazırladı. Ben, 2005 senesini Türkiye’nin son iki senede yaptığı birçok hamlenin meyvelerini toplamaya başlayacağı bir yıl olarak görüyorum. Ekonomik olarak büyümenin devam edeceğini Türk Lirasının değerini muhafaza edeceğini, ihracatın artacağını, bütçe açığının gerileyeceğini, kişi başına GSMH’nın 5 bin dolara yaklaşacağını, iş piyasalarının da en azından 2003 ve 2004’ten daha hareketli olacağını düşünüyorum. Bütün bunlar olumlu göstergeler. Dünyada, ülkemizde veya komşularımızda, şu anda öngöremediğim, politik bir sorun çıkmadığı takdirde bunun gerçekleşme olasılığının yüksek olduğunu düşünüyorum.
Bu olumlu atmosferde STK’ların ve KalDer’in rolü ne olacak? Bu atmosferin gelişmesi için KalDer ve STK’lar neler yapabilir?
STK’lar AB sürecinde etkili oldular. Bu sonucun alınması STK’ların etkinliğini daha da artıracak. İkincisi STK’lar etkinliklerini görüp, bunu arttırmak yönünde daha cesaretli olacaklar. KalDer açısından da oldukça iyimserim. Ekonominin krizde olduğu dönemlerde, Maslow’un ihtiyaç öncelikleri gibi, şirketler de kısa dönemli ve mali sonuçlara odaklanıyor. Ama ekonomik istikrardaki artış ve gelirdeki yükseliş eminim şirketlere olumlu yansıyacak ve orta ve uzun vadeli hedefler öncelik alacak. Toplam Kalite Yönetimi, uluslararası rekabet, rekabetçilik, sürdürülebilir rekabet bunların başında gelecek şirketler için. Bu konularda da KalDer’in çok önemli katkılar yapma imkânı var. Türk şirketlerinin de KalDer’in bu becerilerinden istifade edeceğini düşünüyorum.
KalDer’le ne zamandır tanışıyorsunuz biraz söz edebilir misiniz?
KalDer’le kuruluşundan beri tanışıyorum ama daha yakın ilişkiler başta Arçelik, daha sonra dayanıklı tüketim grubunun diğer şirketlerinin, yani Beko Elektronik,Türk Elektrik Endüstrisi, Ardem, Beko Tic. gibi şirketlerin TKY uygulamaları, UKÖ sürecine girmeleri, ödül kazanmaları, Avrupa’ya çıkmaları, EFQM ödülünü almalarıyla devam etti. 2002 yılında Koç Grubunda aktif görevimi bıraktıktan sonra KalDer’de yönetim kurulunda görev aldım. TKY’ni kullanmış ve bunun yararlarını yaşayarak görmüş birisi olarak, yayılmasında bir katkımın olmasını istedim.
Birkaç ay önce Önce Kalite Dergisi’ nde Mehmet Ali Berkman ile yaptığımız söyleşide kendisi “Değişim Cesaret İster” diyordu.
Siz iş hayatınızda birçok şirketin değişim sürecini başlattınız. Cesaret gösteren bir lider olarak siz bu süreci nasıl yönettiniz?
Cesaret kadar mecburiyetten de değiştiğimizi düşünüyorum. Gümrük Birliği’ne girme kararı alındığı zaman beyaz eşyada %45-60 arasında değişen gümrük koruması vardı. 10 sene içinde bu koruma sıfırlanacaktı. Bu değişime uymak için bir stratejik yön değiştirmek ihtiyacı doğdu. Uluslararası rekabetin yolu ekonomik ölçekten geçiyordu. Hacim, teknoloji ve marka ile sağlanabiliyor. Yani teknolojiniz olacak,ürünü üretebileceksiniz, markanız olacak yüksek hacimde kârlı bir marjla satabileceksiniz ve ekonomik ölçeğe ulaşacaksınız. Uluslararası bir rekabet söz konusu olduğu zaman kalite ön planda gelen bir kavram. Kaliteli bir yönetim olmadan kaliteli bir ürün olması, kaliteli bir ürün olmadan da uluslararası rekabet mümkün değil. O dönemde Arçelik’in satılması, bir yabancı şirketle ortak olarak üretime gitmesi alternatifleri de tartışıldı sonunda Arçelik’in kendi imkânlarıyla uluslararası rekabet etmesi kararı verildi. Bu kararın doğal sonuçları Arçelik’in kendi teknolojisini geliştirmesi, 1990’lı yılların başında Ar-Ge kuruldu; seçilmiş Batı Avrupa pazarlarında, başta İngiltere, Fransa, Almanya olmak üzere, satış şirketlerini kurup kendi markasıyla (Beko) satışlara başlaması oldu. Bütün bunları yapabilmesi için hem yönetim kalitesini hem de ürün kalitesini geliştirmek zorunluluğu vardı. Bu stratejinin doğal gelişimi olarak benim başkanlığımda olan Dayanıklı Tüketim Grubu TKY uygulamasını bir performans hedefi olarak benimsedi. Eğer Gümrük Birliği tehdidi olmasaydı bütün bunları yapmamız daha zor olurdu veya daha fazla zaman alabilirdi.
Daha önceki bir sohbetimizde “Fabrikaya girdiğim zaman makinelerin seslerinden üretimde bir sorun olup olmadığını anlayabiliyordum” demiştiniz. Bir kurumla bu kadar özdeşleşen bir yöneticinin değişim sürecini başlatması ve yönetmesi daha zordur siz bunu nasıl başardınız?
Genelde kurum içinden yetişen yöneticilerin yönetimde daha başarılı olduğuna inanıyorum. Zaten dünyada da böyle. Ancak şirket performansının düşük olması durumunda dışarıdan yönetici düşünülüyor. Doğru yönetilen bir şirketin içeriden yönetici adayları yetiştirmiş olması lazım. Ben Arçelik’e 1970 senesinde proje mühendisi olarak girdim, 1983 senesinde genel müdür oldum. Daha önce ürün mühendisliği müdürlüğü ve teknik genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundum. Teknik genel müdür yardımcılığı görevim sırasında fabrikaya girdiğim zaman fondaki üretim sesinin tonundan üretim sorunsuz mu devam ediyor, bir yerde aksama mı var, hissedecek kadar deneyim kazanmıştım. Böyle bir deneyime sahip olmak, değişim yaparken size güç veriyor. Malzemeyi biliyorsunuz, insanları tanıyorsunuz değişen şartlara nasıl tepki verecekleri konusunda bir ön bilginiz oluyor. Deneme-sınamayı asgariye indiriyor. Malzemenin nasıl tepki vereceğini bilirsiniz ama insanın tepkisini bilemezsiniz. Kurumu, insanları ve kültürü tanıdığınız zaman bu daha kolaylaşıyor. Tanıdığınız insanlarla daha az hata yaparak netice alabiliyorsunuz. Ben statejik değişim kararları alınırken Arçelik çalışanlarının neler yapabilecekleri konusunda çok ciddi bilgilere sahiptim. Nitekim Arçelik; %60 koruma duvarları indirildiğinde yurtiçi pazar payını sürdürdü, yurtdışında çok önemli gelişmeler sağladı. Bu yıl 2.5 milyar, önümüzdeki yıl 3 milyar dolar ciro hedefleniyor. Arçelik’in özgün ürünleri dünyanın her tarafında başarılar kazanıyor, geçen sene Avrupa’nın en az enerji tüketen buzdolabı üretildi. Siz teknenize ve tayfanıza güveniyorsanız o zaman fırtınalarda da rahat olabiliyorsunuz. Bir de rotamız doğruydu. Her türlü fırtına dindikten sonra da rakiplerimizden daha iyi bir konuma geldiğimizi gördük.
“Türkiye’de kalite
adacıkları var; ama kalite kıtası henüz yok!”
Türkiye’deki TKY’nin yaygınlığını nasıl değerlendiriyorsunuz? İstenilen seviyeye geldik mi, nerelerde eksiklikler var? Sizin öncelik vermeyi düşündüğünüz konular neler?
Ülkemizin durumunu “kalite adacıkları var ama kalite kıtası henüz yok” cümlesi en iyi şekilde özetliyor. Türkiye’de TKY’ni çok başarılı uygulayan şirketler, kurumlar var. Avrupa’da EFQM’den en fazla ödül alan ülke olmamız da bunun göstergesi ama bu uygulamaları henüz yaygınlaştırabilmiş değiliz. Bunun sağlanmasının KalDer’in en önemli hedeflerinden biri olduğunu düşünüyorum. Türk insanı çok ilginç, özellikle bunu finale kalan kamu kuruluşlarının yaptıkları sunuşlarda hissettim. Kendisine değer verildiği zaman, fikri sorulduğu zaman çok büyük bir şevkle çalışıyor, hiçbir karşılık beklemeden çok büyük başarılar sağlıyor. Kamuda yapılan 3-5 tane uygulamanın bile çok önemli katkıları var. Bu kazanımlar kamunun %10’una, %20’sine, inşallah %100’üne yayıldığı zaman Türkiye’nin kaynak açısından, IMF gibi, hiçbir dış desteğe ihtiyacı kalmayacağından eminim. O bakımdan bu uygulamaların yaygınlaştırılmasını, başarılı örneklerin paylaşılmasını, daha çok Türk kurum ve kuruluşunun uluslar arası rekabet edecek seviyeye çıkartılmasının Türkiye’ye büyük katkıları olacağına inanıyorum. KalDer’in de bence en önemli önceliği bu olmalı.
Biz kaliteyi bütünsel düşünüyoruz hatta “TKY bir yaşam biçimidir” diyoruz. Siz kendi yaşam kalitenizi nasıl artırıyorsunuz, nasıl bir çaba harcıyorsunuz?
Bilinçli olarak böyle bir şey düşündüğümü hatırlamıyorum ama benim yaşam kalitemin oluşmasında, önce ailemin verdiği temel değerler var. İlkokulu Şişli Terakki’de okuduktan sonra, ortaokul, lise, mühendislik ve master eğitimlerini Robert Kolej’de yaptım. Uzun bir süre okuduğum Robert Kolej’den aldığım değerler var. 1954-1967 seneleri arasındaki Robert Kolej o zamanki eğitim kurumları arasında çok daha öncelikliydi, bugün Türkiye’de iyi eğitim veren okulların sayıları arttı. Bu anlamda Türkiye ve hatta dünya şartlarında iyi bir eğitim aldığımı düşünüyorum. 35 sene Koç Topluluğu’nda görev yaptım. Koç Topluluğu’nun da çok geçerli, etik iş değerleri var. Benim bir yaşam tarzım, kültürüm, seviyem, kalitem var ise bu üç kurumun, yani ailemin verdiği temel değerler, Robert Kolej’in verdiği akademik değerler ve Koç Topluluğu’nun verdiği iş etiği ve değerleri beni şekillendirdi diye düşünüyorum. Bugünkü yaşam kalitem ve kültürüm bu üç kurumun öğretilerinin bir sentezi.
Bu değerlere aynı zamanda başarının altında yatan bir güç, bir kaldıraç diyebilir miyiz?
Aileden ve okuldan aldığım bilgi, eğitim ve değerler ile Koç Topluluğunun iş değerleri uyum sağladı, yani Koç’un değerleriyle benim değerlerim örtüştü. Bu örtüşmenin yarattığı sinerji başarılı bir kariyerim olmasında etken olmuştur.
Temkinli olmak konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Babam İş Bankası’nda üst düzey yöneticiydi. Belki de o zamanki bankacıların bir özelliği olarak temkinliydi. Vehbi Bey de çok temkinliydi. Bir işe girerken “ne kazanabilirim”den önce “ne kaybedebilirim” diye düşünürdü. Eğer kaybedilecek miktarı göze alabiliyorsa o işi konuşmaya başlardı veya “Biz bu işe girmeyiz” derdi. Gerek ailemde gerek iş ortamımda gördüklerim nedeniyle benim daha farklı olmam beklenemez. Okulu bitirdiğim zaman bazı temel kararlar vermem gerekiyordu. Yurtdışında çalışmak veya hayatımı Türkiye’de sürdürmek konusunda Türkiye’yi seçtim. Kendi işimi mi kurayım, bir şirkette profesyonel olarak mı çalışayım ikileminde de temkinliliğim nedeniyle bir kurumda görev almayı uygun gördüm. Özellikle 1960-70 yıllarında Koç Topluluğu Türkiye’de çok ayrıcalıklı bir kurumdu. Koç Topluluğu’nu tercih ettim. Bu kararlar manzumesinde yurtdışına gitmek ve kendi işimi kurmak riskine girmemem, büyük ve güvenilir bir kurumu seçmem gençken de temkinli bir karaktere sahip olduğumun bir göstergesidir.
Sporla aranız nasıl?
Hayatımın her döneminde spor oldu. Spor yapmadığım bir dönem hatırlamıyorum. Kışları kayak, yazın tenis, yüzme, koşu, voleybol, futbol oynardım. Şimdi golf oynamaya başladım, tenise devam ediyorum. Futbol en sevdiğim oyun. Ben futbolun çok komplike bir oyun olduğunu düşünüyorum. Onbir insanın birlikte uyumlu hareket etmesi için başta iletişim olmak üzere, gelişmiş bir yönetim becerisi gerekiyor.
Spordaki şiddet ve başarının sürdürülememesinin nedenleri ne olabilir sizce?
Benim gördüğüm önemli bir sorun profesyonel sporun amatörlerle yönetilmeye çalışılması. Kaçınılmaz olarak verimsizliğe ve anarşiye sebep oluyor. Bu uygulama değişmediği sürece de bu durum devam edecek. İkincisi kuralları uygulama konusundaki milli zaafımız. Kimse kuralların kendisi için de geçerli olmasından memnun değil, başkalarına uygulanmasını bekliyor. Bu kültürümüzden gelen bir şey, bunu da değiştirmemiz gerekiyor.
Sanatla da ilgili olduğunuzu hatta sanatla uğraşmak istediğinizi biliyoruz buna vakit bulabiliyor musunuz?
Sanata meraklıyım, okuldayken resim yapardım. Belki bunun etkisiyle Arçelik’te çağdaş ressamlardan çok iyi bir koleksiyon başlatmıştık. Müziğin her cinsini severim, merakım var ama kabiliyetim yok. Belki kabiliyetimin olmayışı nedeniyle müziğe daha fazla değer veriyorum. Sinemaya çok düşkünüm, ciddi bir film koleksiyonum var. Tiyatroyu ve operayı da seviyorum.
Çok kitap okuduğunuzu biliyoruz.
Eskiden çok daha fazla okurdum şimdi daha çok mesleki kitaplar okuyorum. Gelen dergilerin okunması, makaleler... Financial Times, New York Times, Wall Street Journal gazetelerini, Business Week, Fortune, Economist ve Time dergilerini okuyorum. Dolayısıyla kitap okumam azaldı, fakat devamlı kitap alıyorum. Aldıklarımın eskiden %80’ini okuyabiliyorken şimdi herhalde %50’ye kadar gerilemiştir. Beğendiğim bir kitap gördüğüm zaman almak ihtiyacı hissediyorum.
İleride yöneticilik yapacak olan gençlere değerler konusunda neler tavsiye edersiniz?
Hedef çok önemli. İnsanın ne kadar genç olursa olsun bir hedefi olmalı. Nereye gideceğinizi bilmiyorsanız oraya hiç ulaşamazsınız. Hedef belli değilse çok zikzak çizilir. Hedef değiştirilebilir, modifiye edilebilir ama her zaman bir amaç ve adres olmalıdır, birincisi bu.
İkinci olarak etik değerlerin, dürüstlüğün çok önemli olduğunu düşünüyorum. Kolay kolay yılmamak paniklememek, netice alınamayacağından emin olmadan hedef değiştirmemenin doğru olduğunu düşünüyorum. Ben bunları uyguladım, neticeleri iyi olduğundan doğru olduklarına inanıyorum. İşe başlayan bir gence söyleyeceğim önemli şeyler bunlar. Aile terbiyesi ve kültürün şahsın ilerlemesinde çok önemli faktörler olduğunu düşünüyorum. Kumaş sağlamsa, malzeme iyiyse, değişik modeller yapmak mümkün. Temel altyapının kişinin başarısında en önemli etmen olduğuna inanıyorum.
Eğitime de önem veriyorsunuz. Kemerköy Okulları’nda da çabalarınızın olduğunu biliyoruz.
Kemerköy İlkokulu Hisar Eğitim Vakfı’nın bir kuruluşu. Eğitimin karakter yapılandırması ve özgüven boyutları çok önemli. Bence ülkemizde, özellikle temel eğitimde, özgüven ve karakterin öne çıkması çok yaygın değil. Kemerköy İlkokulu anaokulundan üniversiteye kadar uzanan bir süreçte bu anlayışla eğitim vermeyi amaçlıyor. Zaten sloganı da “içindeki potansiyeli dışarı çıkar”. Bu kavram bana çok cazip geliyor. Hisar Eğitim Vakfı Kemerköy okullarında Türkiye için çok değerli insan kaynağının altyapısının hazırlanabileceğine inanıyorum. Ayrıca Koç Üniversitesinde de ders vererek anaokulundan üniversite sonuna kadar bütün eğitim sürecine katkıda bulunmaya çalışıyorum.
Disiplin de başarı için önemli bir faktör... Disiplinli misiniz?
Disiplinin başarı için önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de beni rahatsız eden konulardan birisi toplantılara veya randevulara zamanında başlanamaması. Ben bunu karşınızdakine bir saygısızlık olarak nitelendiriyorum. Özellikle yönetici veya lider konumunda iseniz ve birilerinden disiplin bekliyorsanız, öncelikle sizin disiplinli olmanız gerekiyor. Disiplinli değilseniz iyi bir yönetici olamazsınız, liderlik biraz daha farklı. Liderliğin yanı sıra yöneticilik vasfınız da varsa disiplin öncelikle önem arzediyor.
21. yüzyılın insanına sizin kuşağın mirası nedir? Yani devraldığınız etik değerleriniz sonraki kuşaklara nasıl yansıyacak?
Bizim kuşağın etik değerlerin yerleşmesinde başarılı olamadığını görüyorum. Çalıştığım şirketlerde ve Koç Topluluğu’nda bu sağlandı ama azınlıkta kaldığımızı düşünüyorum. Türkiye’nin genelinde iş etiğini uygun bulmuyorum. Ben işe başladığımda bir iş ahlakı ve bir borç ödeme terbiyesi vardı, ben emekli olduğum noktaya geldiğim zaman bütün bunların ileri gitmesi gerekirken geriye gittiğini gördüm. Değişmediği sürece maalesef Türkiye yozlaşmanın faturasını ödemeye devam edecek.
İleriye dönük olarak şunu söyleyebilirim: Robert Kolej’de bizim edebiyat hocamız Behçet Kemal Çağlar’dı. Biz okulda Batı kültürü alırdık. Behçet Beyin Batı kültürünü kendi kültürümüzle birleştirme konusunda verdiği bir örnek vardı: “Likörü kahve fincanıyla sunacaksınız” derdi. İçeriği Batı ama sunulduğu kap özgün. Kendi değerlerinizi kaybetmeyeceksiniz. Bizim kuşağın bu konuda da zaafı olduğunu düşünüyorum. Batı’dan Sevgililer Günü, Cadılar Bayramı transfer edildi ama Şeker Bayramı geleneğimizi kaybettik. Şeker Bayramında tatile çıkıp yılbaşında aile toplar olduk. Gençler Batı’nın en yozlaşmış, işadamları kapitalizmin en vahşi örneklerini benimserlerse başarılı olamayız. Türk insanının korunması gereken önemli özellikleri var. Bunlar korunduğu sürece yani likörü kahve fincanıyla sunabilirsek başarılı olabiliriz.
Başa
Dön |